Eve dönüşün bu kadar zor olacağını kim bilebilirdi?: The Odyssey’de anlatılan bütün hikayeler
Christopher Nolan’ın yeni filmi The Odyssey (nihayet) vizyona girdi. Gerçi daha vizyona girmeden büyük bir fenomene dönüşmüştü. Ama ilk birkaç günün sonunda hem gişede ulaştığı rakamlar hem de eleştirmenlerden ve izleyicilerden aldığı yorumlar, bunca heyecanın karşılıksız olmadığını gösterdi: The Odyssey, açılış haftasında dünya genelinde 264 milyon dolar hasılat elde ederek Nolan’ın kariyerindeki en büyük açılışı yapan film oldu. Bunun yaklaşık 52 milyon dolarlık kısmı ise yalnızca IMAX salonlarından geldi; bu da format için yeni bir rekor anlamına geliyor.
Elbette bunda Matt Damon, Zendaya, Tom Holland, Anne Hathaway ve Robert Pattinson gibi isimleri aynı kadroda buluşturmasının payı büyük. (Bu arada, şu son saydığımız isimlerin son zamanlarda neredeyse HER filmde olması üzerine de bir şeyler söylemek isteriz ama sonra…) Ama filmin asıl konuşulma sebebi başka. Nolan bu kez insanlık tarihinin en eski hikayelerinden birine, Homeros’un Odysseia destanına el atıyor.
İlk bakışta bu ”biraz” şaşırtıcı gelebilir. Nolan denince akla zaman paradoksları, kuantum fiziği, hafızayla oynayan anlatılar ya da bilimkurgu geliyor. Oysa Odysseia ilk bakışta yalnızca canavarlar, tanrılar ve deniz yolculuklarından oluşan klasik bir mitoloji hikayesi gibi duruyor. Ama tabii yalnızca ilk bakışta.
Çünkü Odysseia aslında eve dönmeye çalışan bir adamın zihinsel dönüşümünü anlatıyor. Nolan’ın neredeyse bütün filmleri de bir anlamda o komplike hikayelerin ardında bunu yapıyor: Memento hafızasını kaybetmiş bir adamın kendi gerçeğine ulaşmasını, Interstellar evine ve kızına kavuşmaya çalışan bir babayı, Inception suçluluk duygusundan çıkmaya çalışan bir zihni, Oppenheimer ise yaptığı seçimlerin ağırlığıyla yaşamaya çalışan bir insanı anlatıyordu. Odysseus da bunlardan çok farklı biri değil. Tek farkı, yolunun üzerinde tek gözlü devler, büyücüler ve tanrılar olması.
Filmin bu kadar ses getirmesinin nedeni de biraz burada yatıyor. Eleştirmenlerin büyük bölümü Nolan’ın antik destanı çağdaş bir psikolojik yolculuğa dönüştürmesini övüyor. Öte yandan filmi fazla “Nolanlaştırılmış” bulanlar da var. Özellikle Homeros’un metnindeki tanrıların ve mitolojik dünyanın geri planda bırakılması, destanın daha gerçekçi ve psikolojik bir hikayeye dönüştürülmesi bazı eleştirmenler tarafından cesur bir tercih olarak görülürken, bazıları için de destanın ruhundan uzaklaşmasına neden oluyor. Özellikle kaynak metne sadık kalınmasını bekleyen izleyiciler arasında bu konu en çok tartışılan başlıklardan biri haline gelmiş durumda.
Aslında Nolan hiçbir zaman birebir uyarlama yapan bir yönetmen olmadı. Tamam, The Prestige bir roman da uyarlamasıydı, Batman zaten malum, Oppenheimer da bir hayat hikayesini filme taşıyor ama Nolan hikayeleri olduğu gibi perdeye taşımak yerine hep şu soruları soruyor: Zaman insanı nasıl değiştirir? Suçluluk hafızayı nasıl şekillendirir? İnsan yıllar sonra gerçekten evine dönebilir mi? Odysseia da tam olarak bunun hikayesi ve film boyunca izleyeceğimiz her durak, aslında Odysseus’un eve dönüşünden çok, dönüşürken geçtiği sınavların bir parçası. Gelin, o duraklarda geçen hikayelere birlikte bakalım.

Truva Atı: Her şeyi başlatan hile
The Odyssey filmi, Truva Savaşı’nı bitirecek o vahşi hileyle başlıyor. Devasa hediye atı kumsalda gördüğümüz anda biliyoruz zaten, dediğimiz gibi, insanlık kadar eski bir hikaye… 10 yıldır sonuçlanmayan savaş, Odysseus’un geliştirdiği Truva Atı planıyla sona eriyor. Odysseus ve askerleri dev bir tahta atın içine saklanıyor, Truvalılar bunu bir zafer hediyesi sanarak şehrin içine alıyor ve gece olduğunda savaş tek hamlede bitiyor.
Homeros’un kahramanını diğer savaşçılardan ayıran da tam olarak bu. Odysseus hiçbir zaman en güçlü savaşçı değil; en zeki ve kurnaz olanı. Nolan’ın filminde de açılışı bu olayla yapmasının nedeni büyük ihtimalle bu: Truva zaferi, aynı zamanda Odysseus’un yıllarca peşini bırakmayacak vicdan yükünün de başlangıcı. Nolan, Truva Atı’nı yalnızca bir savaş taktiği olarak değil, Odysseus’un bütün yolculuğunu şekillendiren travmanın kaynağı olarak ele alıyor. Filmin sonunda da anlatıyor zaten karakterimiz.
İlginç olan şu ki Truva Atı aslında Odysseia‘nın merkezindeki olay değil. Homeros bu hikayeyi uzun uzun anlatmıyor; destan boyunca karakterlerin anıları ve geri dönüşleri sayesinde öğreniyoruz. Yani Nolan, destanın başlangıcını genişleterek Odysseus’un suçluluk duygusunu en baştan görünür kılmayı tercih ediyor.

Kiklop Polyphemos: Kibrin altın dokunuşu
Odysseus ve adamları eve dönüş yolunda yiyecek bulabilmek için dolanıp dururken kendilerini bir anda tek gözlü dev Polyphemos’un mağarasında buluveriyor. Ancak Polyphemos onları misafir etmek yerine tek tek yemeye başlıyor.
Film Homeros’un anlatımından biraz farklı bir şekilde ilerliyor; destanda Odysseus devi şarapla sarhoş ediyor, ardından gözünü kör ediyor ve mağaradan koyunların altına saklanarak kaçıyor. Filmde ise askerleriyle birlikte ince ince planlayarak mağaradan kaçmaya çalışıyorlar, zavallı Kiklop’u yine kör ediyorlar (of o haykırışları…) sonra da koyunların arasına gizlenip mağaradan kaçmaya başlıyorlar. Sonra da kibrine yenik düşüp o altın vuruşunu yapıyor Odysseus ve kiklopa bir ok fırlatıveriyor, bu onun kendini de belli etmesine sebep oluyor, Odysseus güçlü bir avcı çünkü. Kiklop Polyphemos bu son atışla birlikte iyice sinirleniyor. (Çok haklı artık.) Polyphemos, deniz tanrısı Poseidon’un oğlu. Babasına sesleniyor ve Odysseus’un eve dönüşünün lanetlenmesini istiyor. Zaten zorlu olan bu yolculuk daha da fena bir hal alıyor böylecek.
Laistrygonlar: Yolculuğun geri dönüşsüz kırılması
Homeros’ta insan yiyen devler olarak anlatılan Laistrygonlar, Odysseus’un filosunu neredeyse tamamen yok ediyor.
Filmde ise bu yaratıklar farklı yorumlanıyor. Devasa zırhlı savaşçılar olarak karşımıza çıkıyorlar; kayalar fırlatan yamyamlar yerine, ormanı ve doğayı silah gibi kullanan dev askerler. Sonuç değişmiyor: Odysseus neredeyse bütün gemilerini ve adamlarını kaybediyor. Yolculuk artık bir kahraman ordusunun değil, giderek yalnızlaşan tek bir adamın hikayesine dönüşüyor.
Aslında bu bölüm destanın gerçek kırılma noktası; Odysseus ilk kez yalnızca birkaç arkadaşını değil, neredeyse bütün filosunu kaybediyor. Bundan sonra hikâye bir komutanın değil, tek başına hayatta kalmaya çalışan bir adamın yolculuğuna dönüşüyor.
Kirke (Circe): Düşman mı, rehber mi?
Kirke, büyüleriyle Odysseus’un adamlarını domuza çeviriyor. Homeros’ta Odysseus, Hermes’in verdiği kutsal bir bitki sayesinde büyüden etkilenmiyor ve sonunda Kirke’yle bir yıl boyunca birlikte yaşıyor. Nolan ise bu ilişkiyi romantik yönünden uzaklaştırıp Kirke’yi daha çok ahlaki sınırları sorgulayan bir karakter olarak ele alıyor. Hikayedeki işlevi de değişmiyor: Odysseus’a yolculuğun geri kalanında karşılaşacağı tehlikeleri anlatan kişi o oluyor, bir nevi çıkış yolu da gösteriyor.
Kirke çoğu zaman yalnızca “cadı” olarak hatırlansa da Yunan mitolojisinin en karmaşık kadın karakterlerinden biri. Hem düşman hem müttefik hem de öğretmen olması, onu destanın en ilginç figürlerinden birine dönüştürüyor.

Yeraltı dünyası: Eve dönmeden önce ölülerle yüzleşmek
Cehenneme giden bir daha dönemez dese de, Kirke’nin yönlendirmesiyle Odysseus, ölüler diyarına iniyor ve kör kahin Teiresias’ın kehanetini dinliyor.
Homeros’un destanında burada annesi, Akhilleus, Agamemnon ve Ajax gibi pek çok karakterle karşılaşıyor. Nolan ise bu kalabalık karşılaşmaları büyük ölçüde çıkarıp sahneyi daha kişisel ve psikolojik bir yüzleşmeye dönüştürüyor. Destanın bu bölümü, fiziksel yolculuktan çok zihinsel bir hesaplaşma olarak öne çıkıyor.
Antik Yunan’da yaşayan bir insan için ölüler diyarına gidip sağ dönmek neredeyse imkansız bir başarıydı, başta da söylediğimiz gibi. Odysseus’u klasik kahramanlardan ayıran özelliklerden biri de tam olarak bu: Canavarlarla savaşmaktan çok, ölümle yüzleşip geri dönebilmesi.
Sirenler: En tehlikeli çağrı
Sirenler (yani bizim bildiğimiz deniz kızları) güçlerini şarkılarından alıyor.
Onların sesini duyan denizciler, gemilerini kayalıklara sürerek ölüme gidiyor. Odysseus ise hem onları duymak hem de hayatta kalmak istiyor. (Burası işte cengaverlik şov.) Adamlarının kulaklarını balmumuyla kapatıyor, kendisini de geminin direğine bağlatıyor.
Skylla ve Kharybdis: Doğru karar değil, daha az kötü karar
Odysseus’un önünde iki seçenek var: Bir tarafta altı başlı canavar Skylla, diğer tarafta gemileri yutan dev girdap Kharybdis.
İkisini de atlatmak mümkün değil.
Odysseus, tüm mürettebatını kaybetmek yerine birkaç adamını feda etmeyi seçiyor. Belki de destanın en acı sahnelerinden biri bu. Çünkü burada mesele cesaret değil; hangi kaybı göze alacağını seçmek.
Helios’un sığırları: Son uyarı
Teiresias ve Kirke, Odysseus’u defalarca uyarıyor: Güneş tanrısı Helios’un kutsal sığırlarına dokunmayın. Ancak açlık ağır basıyor. Odysseus uyurken adamları yasağı çiğniyor. Bunun bedeli çok ağır oluyor. Yolculuk sırasında gemileri yok oluyor ve Odysseus dışındaki herkes hayatını kaybediyor. Yolculuk artık tamamen tek başına devam ediyor.
Nolan burada da tanrıların doğrudan müdahalesini geri plana çekiyor. Homeros’ta Helios, Zeus’tan suçun cezalandırılmasını isterken; filmde yaşananlar daha çok insanın kendi seçimlerinin kaçınılmaz sonucu gibi anlatılıyor.

Kalypso: Vazgeçmek mi, devam etmek mi?
Gemisi battıktan sonra Odysseus, Kalypso’nun adasına sürükleniyor. Charlize Theron’un canlandırdığı Kalypso’yu filmin başından beri görüp duruyorduk ama kim olduğunu anlamaya başlamamız, Odysseus’un da hafızasını toparlamaya başlamasıyla birlikte oluyor.
Kalypso ona yalnızca güvenli bir hayat değil, ölümsüzlük de teklif ediyor. Bunun karşılığında tek istediği Odysseus’un adada kalması.
Nolan burada Homeros’taki Lotus Yiyenler hikayesini de Kalypso’nun bölümüne taşıyor. Kalypso, Odysseus’a lotus çiçeği vererek geçmişini ve evini unutturmak istiyor. Yedi yıl süren bu unutma hali sona erdiğinde Odysseus yeniden İthaka’ya dönmeye karar veriyor.
İthaka’ya dönüş: Kahraman değil, dilenci
Yirmi yıl sonra Odysseus sonunda evine dönüyor ama kimliğini açıklamıyor. Dilenci kılığına girerek sarayına giriyor ve eşi Penelope’nin yıllardır nasıl hayatta kaldığını anlamaya çalışıyor. Bir de oğlu Telemakhos var tabii; onun da başının belaya girdiğini görüyor. Tüm bunları biraz izleyip planlar yaparken kim olduğunu da gizliyor.
Penelope ve talipler: Yirmi yıllık direniş
Odysseus’un öldüğünü düşünen onlarca soylu, Penelope’yle evlenebilmek için saraya yerleşmiş durumda. Yılış yılış Penelope’nin etrafındalar… (Nereden bilebilirdik bir gün Robert Pattinson’dan da tiksinebileceğimizi…)
Penelope ise yıllarca onları tek bir hileyle oyalıyor. Kayınpederi Laertes için dokuduğunu söylediği kefeni bitirdiği gün yeniden evleneceğini söylüyor ama dokuduğu ipleri her gece söküyor ve kefeni hiçbir zaman bitirmiyor.
Nolan’ın filminde Penelope’nin direnişi, destandakinden çok daha güçlü ve aktif bir karakter olarak öne çıkıyor. Anne Hathaway gerçekten çok iyi bir performans sergiliyor.
Final hesaplaşması (ve içimizin yağlarının erimesi)
Filmin finali, Odysseus’un yayıyla başlıyor. Hiç kimsenin geremediği (ve kendisinin ‘imza hareketi’ bu) yayı tek hamlede geriyor ve böylece kim olduğu da ortaya çıkıyor. Ardından sarayda Penelop’nin etrafında dönüp duran talipleri tek tek öldürüyor. Böylece Penelope de bu dilencinin gerçekten Odysseus olduğuna emin oluyor.
Nolan bu finali de biraz değiştiriyor; hem Antinoos’la hesaplaşmayı farklı kuruyor hem de Penelope’nin doğrulama anını başka bir simge üzerinden anlatıyor.
Homeros destanı burada bitirse de pek çok tarihçi için asıl soru bundan sonra başlıyor: 20 yıl savaşmış ve bambaşka birine dönüşmüş biri gerçekten evine dönebilir mi? Nolan’ın da en çok ilgisini çeken tarafın bu olduğu söylenebilir. Odysseus’un Truva’da olup bitenlerle yüzleştiği, hayali Zendaya’nın yanı başında beliriverdiği sahne de bunu kanıtlıyor gibi.