İyi bir komşu sizde hangi duyguları uyandırır: The Perfect Neighbor, ABD ve paranoya üzerine

Dadanizm newsletter duyuru (600 x 600 px)

Mükemmel komşu kimdir? Size yardım eli uzatan mı? Sık sık görüştüğünüz, arkadaş olduğunuz biri mi? Yoksa hiç sesini çıkarmayan, varlığını asla hissettirmeyen kişi mi? Netflix’in çok ses getiren belgeseli The Perfect Neighbor, kendini mükemmel komşu olarak nitelendiren Susan Lorincz’in tüm mahallesini terörize ettikten sonra karşı komşusu ve dört çocuk annesi Ajike Owens’ı öldürmesinin hikayesini anlatıyor. 2023’te Florida’da gerçekleşen bu dehşet verici olay, aslen ırkçı sebeplere dayanan ve Florida’nın nefsi müdafaa yasasından cesaretle gerçekleştirilen bir cinayet.

Yönetmen Geeta Gandbhir, çoğunlukla polislerin vücut kameraları ve sorgu odasındaki görüntülerden oluşan belgeselinde, Amerika’nın bitmeyen paranoyasına ve ırkçılığına dair tüyler ürperten bir portre sunuyor. Dünya prömiyerini yaptığı Sundance Film Festivali’nde belgesel dalında En İyi Yönetmen ödülünü kazanan film, tonu ve suça yaklaşımıyla şimdilerde popülerleşen suç belgesellerinden ayrışıyor. Sürpriz bir son veya beklenmedik olaylarla seyircisini afallatmayı hedeflemeyen belgesel, suçu fetişize etmektense tüm gerçekliğiyle açıkça yansıtmayı seçiyor. Anlatılan komşu cinayeti, nefsi müdafaa yasasının ayrımcı bir düzeni nasıl devam ettirdiğini ifşa ediyor.

The Perfect Neighbor, polise yapılan bir ihbarla açılıyor. Panik halinde bir ses, mahallesinde bir kadının vurulduğunu ve silah sesi duyduğunu söylüyor. Vücut kameralarından izlediğimiz ve birlikte yola çıktığımız polisleri yolda bırakıp olayların başladığı zamana geri dönüyoruz. Florida’nın küçük bir kasabasında; yan yana, benzer evlerden oluşan bir mahalledeyiz. Orta yaşlı beyaz bir kadın, mahallenin çocuklarının kendi mülkünde zaman geçirip onu rahatsız etmesinden şikayetçi. Öyle ki, bu durum onu polisi arayacak kadar sinirlendirmiş. Durumu anlamaya çalışan polisler önce kadınla, ardından mahalledeki diğer yetişkinlerle ve çocuklarla görüşüyor. Ortada herhangi bir yanlış ya da sınır ihlali yok. Kendi mülkünde oyun oynamakla itham ettiği çocuklar, çoğunlukla ortak alanlarda ya da izin aldıkları başka evlerin bahçelerinde oynuyorlar.

Mahalledekilerin beyanlarından Lorincz’in bu çocuklarla uzun süredir bir derdi olduğunu öğreniyoruz. Onlara yönelttiği ırkçı yorum ve tehditlerinden, asıl meselenin siyah ailelerin çocuklarına olan öfkesi olduğunu anlıyoruz. Bu yüzden Lorincz’e ırkçı, orta yaşlı, beyaz kadınlar için kullanılan ‘Karen’ lakabı takılıyor. Bahçesine “izinsiz girilmez” yazılı bir tabela koyan Lorincz, mütemadiyen polisi aramaya ve şikayette bulunmaya başlıyor. Çocukların izinsiz video ve fotoğraflarını çekiyor ve ona zarar vermelerinden korktuğunu söylüyor. Bir yandan da onlara oyuncaklar fırlatıyor ve şemsiyesini sallayarak tehditlerde bulunuyor. Polisin duruma yaklaşımı da pek tatmin edici değil. Tüm mahallenin beyanlarına bakıldığında tehlikeli olduğu anlaşılabilecek bu kadını geçiştirmekle yetiniyorlar. Sorgu süreci yerine mahalleliyle sohbet edip iki tarafı da anladıklarını söylüyorlar.

Çocuklardan birinin tabletini Lorincz’in bahçesinde bırakması ve Lorincz’in de tablete el koymasıyla her şey sarpa sarıyor. Çocuğun annesi Ajike Owens, komşusunun kapısına dayanıp tableti geri istiyor. Birkaç dakika içinde Lorincz, Owens’ı kapalı kapının ardından vuruyor ve öldürüyor. Sonrasında gözaltına alınsa da, Owens’ın onu ölümle tehdit ettiğini ve hayati tehlike yaşadığı için bunun bir tür kendini savunma olarak görülmesi gerektiğini anlatıyor. Durumun saçmalığı da burada görünür hale geliyor: çünkü Lorincz, nefsi müdafaa yasası kapsamında yargılanmak üzere serbest bırakılıyor. Olayın duyulmasıyla ülke çapında verilen tepkilere rağmen Lorincz, tutuksuz yargılanmaya devam ediyor.

Belgeselin o ana kadar hiç bahsetmediği bu yasa, Florida’da herhangi bir vatandaşa hayati tehlike veya korku hissettiyse karşındakini öldürme hakkı veriyor. Daha önce sadece kapüşonlu bir eşofman üstü giydiği için tehdit olarak görülüp öldürülen 17 yaşındaki Trayvon Martin’in katilinin de bu yasa kapsamında suçsuz bulunduğunu hatırlatalım. Tamamen duyguları değerlendirdiği için adil olması neredeyse imkansız olan yasa, beyazların siyahları öldürdüğü durumlarda suçsuz bulunduğu bir istatistiğe sahip. Hatta bu tip cinayetlerin ciddi oranda artmasına sebep olmuş. Zira, yasanın paranoyayı ve korkuyu besleyen bir tarafı var. Lorincz’in de cinayet öncesi yasayı araştırdığını ve kendini bu kapsamda aklamayı düşündüğünü öğreniyoruz.

Cinayete giden tüm olayları anlık izleten polis vücut kameraları, filmin sonuna doğru yerini sorgu odasının sabit kamerasına bırakıyor. Lorincz’in hayati tehlike ve korkusunu paylaştığı sorgu sürecinde anlattıklarının yalan olduğunu bilsek de kendisini uzun uzun dinlemek zorunda kalıyoruz. Polisi aramasına rağmen gelmediklerini ve 15 dakika boyunca kapısının kırılıp öldürülmekle tehdit edildiğini anlatan katilin, aslında polisi araması ve cinayeti işlemesi arasında 2 dakika olduğunu öğrenmemizle durum iyice saçmalaşıyor. Tüm detaylarıyla hakim olduğumuz bu cinayetin hala meşrulaştırılma ihtimali olduğu gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kalıyoruz. Filmin tüm kanıtları seyirciyle paylaşma seçimi, seyircinin ve dış dünyadan birinin duruma karşı çaresizliğini pekiştiriyor.

Gandbhir, belgeselinde yer vermeyi seçtiği görüntülerle seyirciye objektif bakıldığında açıkça cinayet olarak görülebilecek bir durumun, suçlunun gözünde ne kadar farklı bir hikayeye sahip olabileceğini kanıtlıyor. Tamamen ayrıcalıklı, hiçbir tehlike altında olmayan, hatta herkesi tehdit edip bir kişiyi öldüren Lorincz gibi bir kadın bile kendini mağdur olarak görebiliyor. Kanıtlarla yalan söylediği anlaşılmasına rağmen bir katil, yargı süreci boyunca serbest bırakılabiliyor. Bu da, bu tip kararların kişilerin insiyatiflerine bırakılmaması gerektiğini bir kez daha kanıtlamış oluyor. Belgesel adım adım kişisel duygulardansa sistemlerin yargı sürecini yürüttüğü bir düzenin gerekliliğini vurguluyor.

Davanın sonunda adalet yerini buluyor ve jüri, Lorincz’i suçlu bularak 25 yıl hapse mahkum ediyor. Ama durumu açıklamak için de suçludaki ana duygunun korku yerine öfke olduğu bilgisini veriyorlar. Olaydan çok, kişisel duyguların değerlendirildiği mahkeme süreci, maalesef bir davadan çok gündüz kuşağı programı hissi veriyor. Böylece tüm mahallesini terörize eden bir katilin kendini mükemmel komşu olarak görmesiyle, herkesin rahatça gidip silah satın alabilmesinin absürtlüğü birleşiyor ve bize Amerika’yı ayakta tutanın korku ve paranoya olduğunu hatırlatıyor.

Dadanizm sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin