Türe bir ‘aşk mektubu’: Invincible birinci sezon incelemesi

Dadanizm newsletter duyuru (600 x 600 px)

Süper kahraman çizgi roman uyarlamalarının gün geçtikçe artan popülerliği, Super (2010), Chronicle (2012) ve Brightburn (2019) gibi, stüdyolara tür ile birazcık daha oynayabilecekleri işler için oldukça sağlam bir zemin hazırladı. The Walking Dead’in çizgi romanının ve televizyon uyarlamasının yaratıcısı olarak tanıdığımız Robert Kirkman imzalı, 2003-2018 yılları arasında Image Comics bünyesinde yayınlanan Invincible çizgi romanının okuyucuları ise serinin televizyona uyarlanacağı haberleri çıktığından beri uyarlamanın türe ne kadar taze bir bakış kazandıracağını söyleyip duruyorlardı. Yukarda bahsi geçen filmler -ve bahsedeceğimiz birçoğu- bir live-action olarak keyifle hatırlansa da Invincible’ın uyarlanacağı haberi, ‘alternatif’ sayılabilecek animasyon uyarlamaları için de zamanın çoktan geldiğini hatırlatmıştı bizlere.

Kirkman’ın yalnızca yazar ve yaratıcı olarak değil, aynı zamanda doğrudan senarist olarak da yapımın iplerini ellerinde tutmasının yanı sıra J.K Simmons, Sandra Oh, Steven Yeun, Zazie Beetz, Jon Hamm, Mark Hamill, ve daha nicesinin içinde bulunduğu seslendirme ekibi ve Evan Goldberg, Seth Rogen gibi yapımcılar ile serinin hayranlarının bu kadar gaza gelmesi de son derece makuldü tabii.

Amazon Prime Video’da 26 Mart 2021’de ilk üç bölümü birden yayınlanıp ardından da her hafta birer bölüm şeklinde seyrettiğimiz Invincible, geçtiğimiz hafta ilk sezon finalini yaptı ve öncesinde oluşturulan hype’ın gerçekten de hiç boşuna olmadığını göstermiş oldu. Biz de birazcık bu ‘aranan’ uyarlamalara ve dizinin bu ilk sezonuna dadanıyoruz.

Çizgi roman uyarlamalarının ana akımdaki olası etkilerinin nerelere ulaşabileceğini 2000’lerde Sam Raimi’nin Spider-Man’i ile birazcık fark etmiş olsak da, kimse işlerin bugünkü noktaya varacağını öngöremezdi herhalde. Bu örneğin özellikle öne çıkmasının sebebi de, öncesinde ya da aynı dönemlerde yapılan ve yine gayet başarılı tonlarca uyarlamanın olduğu gerçeğini göz ardı ettiğimizden değil tabii; Marvel sinematik aleminin sonradan oluşturduğu o destansı anlatım biçimlerini ve süper kahraman uyarlamalarının o popülerlik potansiyellerini en bariz bir şekilde bu üçleme göstermişti bize. Dediğimiz gibi, en azından ana akımda…

Bu üçlemeden öğrendiklerimiz ve alıştıklarımız ise sonrasındaki uyarlamalar için bir el kitabı olarak bile işleyebilmiş olsa da, süper kahraman hikayelerinin yerleşmiş tema ve motiflerinin sınırlarını çok zorlamadığı da bir gerçek. Elbette Sam Raimi’nin bir Spider-Man hikayesine bile korku ögelerini o denli bir başarıyla ekleyebildiğini unutmadık ama her şeyin belli bir çerçeve içinde yapılıyor olmasıydı bahsettiğimiz ”sınırlar”. E durum da böyle olunca her alternatif soluk, heyecan yaratmaya müsait dinamikler ekledi bu medyuma. The Incredibles (2004), Watchmen (2009), ve Kick-Ass (2010) gibi filmler ile alternatif uyarlamaların da blockbuster iddiası taşıyabilecek yapımlar olduğunu fark ettik ve 2016’da Deadpool’un kazandığı ‘başarı’ ise türün ve seyircisinin yeniliklere ne kadar açık olduğunu göstermiş oldu.

Marvel Cinematic Universe’ün 3. Evre’si tamamlanana kadar da birçok yapım şirketi, bu türün çılgın popülaritesinden faydalanmak istedi tabii. Disney, Warner Bros, Sony, ve HBO Max gibi yapım şirketleri Marvel Studios’un ve DC Comics’in yanında bir şekilde masaya oturup ana akıma -çoğu- geleneksel iş üretmeye devam ederken, diğer stüdyolar potansiyel hit uyarlama arayışıyla rotalarını ‘başka’ çizgi roman şirketlerine çevirdi.

Amazon Studios da bu rotanın doğrultusunda ‘alternatif uyarlama’ işlerine 2016’da The Tick ile başlamıştı. Ardından 2019’da uyarladıkları The Boys ile bahsettiğimiz ‘farklı bir bakış’ çıtasını çok yükseklere çıkaran stüdyo, Invincible ile -yine- tür dahilinde kolay unutulmayacak bir yapıma imza atmış oldu.

Dikkat, yazının devamında artık bolca spoiler var!

Invincible, 17 yaşındaki Mark Grayson’ın Dünya’nın en güçlü süper kahramanı olan babası Omni-Man aracılığıyla sahip olduğu ve çocukluğundan beri merakla beklediği yeteneklerine kavuşmasının ardından olanları anlatıyor. İlk bölüm boyunca takip ettiğimiz olaylar bütününün bahsedilen yeni soluklarla çok da alakası olmadığını söyleyebiliriz aslında. Kasıtlı bir şekilde kopyalanmış olan Justice League imitasyonu Guardians of The Globe isimli bir ekibi, Beyaz Saray’ı korurken görüyoruz: Batman yerine Darkwing, The Flash yerine Red Rush, Wonder Woman yerine War Woman gibi pastiş karakterlerle Invincible, bir cumartesi sabahı animasyonundan çok da farklı başlamıyor; tercih edilen animasyon biçimi de bu hissiyatı oldukça artırmakta.

Soyadı Grayson bile Batman’in Robin’i Dick Grayson’dan alınma olan ve Viltrium’lu süper kahraman bir baba ve ‘sıradan Dünya’lı insan’ bir anneye sahip Invincible, fast-food restaurantında çalışan bir lise öğrencisi. Bir akşam çöpleri çöp kovasına değil de yanlışlıkla ülkenin diğer ucuna atmasıyla güçlerine sonunda kavuştuğunu anlayan kahramanımız, bir yandan Peter Parker benzeri bir karakter de çizmekte; okulda zorbalığa uğrayan, hangi kızdan hoşlandığına karar vermeye çalışıp bu arada derslerinden kalmamaya çalışan bir ergen. Superman pastişi babasından aldığı eğitimle ‘nasıl kahraman olması gerektiğini’ anlamaya çalışmasını izlediğimiz sahneler bize temanın geleneklerini tekrardan hatırlatıyor.

Bu hatırlanan gelenekler, ilk bölümün sonunda gerçekleşen –gore festivali gibi- bir sahneyle yerini kalkan kaşlara, düşen çenelere bırakıyor. Red Rush’ın gözlerini patlatan, War Woman’ı, Aquarus’u, Immortal’ı ve kalan herkesi öldürerek tüm Guardians ekibini yok eden karakter ise baba Omni-Man’den başkası değil. Birinci bölümün başından beri izlediğimiz her şeyi silip tüm hikayeyi baştan başlatan bu twist ile, o konuştuğumuz geleneklerin çizdiği çerçevenin dışında bir yol alacağını anladığımız seri, kalan bölümler boyunca da bu olayın sebepleri ve sonuçları üzerine kuruyor iskeletini.

Guardians of The Globe’un Omni-Man tarafından yok edilmesinin ardından ise onların yerine geçen, Robot denilen eşsiz karakterin lider olduğu Teen Titans pastişi ekibin Dünya’nın yeni koruyucuları olma serüveni ise diziye oldukça eğlenceli bir hava katıyor. Burada Monster Girl isimli Hulk parodisi bir kahramanın, her dönüştüğünde daha genç bir görünüme geçme laneti gibi kahraman özellikleri, seriden ‘alternatif uyarlama’ olarak bahsedilmesinin sebeplerinden biri. Ekibin kalanı da gelenekselin dışına çıkarabiliyor yapımı, birbirleri aralarındaki gönül ilişkilerini yine ekipten başkalarıyla aldatarak bitiren kahramanlar gibi karakterler de başka unsurların da bu uyarlamalara eklenebiliyor olduğunu görmemizi sağlıyorlar.

Her bölüm başka bir villain ile dövüşen bir kahraman hikayesinin yanı sıra o ‘sıradan’ insan annenin, Dünya’nın en güçlüsü olan eşinden şüphelenerek attığı adımları bölümler boyunca aynı heyecanla izleyebilmiş olmak dizinin bir başka başarısı. Bu dramatik hikayenin tümünde bir de seslendirmen kadrosunun inanılmaz başarısına şahit olmak, Invincible’a 2021’in şimdiye kadarki en iyi televizyon işlerinden biri dememiz için yeterli aslında: Zorba karakter denince akla gelen ilk isimlerden olan J.K. Simmons’ın sesi, Omni-Man’i tüm sezon boyunca tedirginlikle takip etmemizi sağlıyor. Sandra Oh’nun seslenirmesini yaptığı Debbie Grayson’ın o ‘sıradan anne’ karakterizasyonu ise, dizinin günümüz gerçek dünyasında hayat bulduğu fikrini sağlamlaştırıyor.

Bu iki uç anne-baba figürü aynı zamanda Invincible’ın karakter gelişimi açısından da oldukça önemli bir dinamik: ruhsuz ve tedirginlik verici süper kahraman Omni-Man’e rağmen, ayakları yere basan bir emlakçı olarak izlediğimiz anne Debbie, Mark Grayson’ın ‘süper güçlü kahraman’ ve ‘sıradan insan’ ikiliğini oluşturan sebepler aslında. Minari filmiyle En İyi Erkek Oyuncu Oscar’ına aday olan Steve Yeun ise Invincible’a bu denli gerçeklik katarak seyirci ile başrol ilişkisinin sürekli canlı tutulmasını sağlıyor.

Bir yandan da yaratılan diğer villain’ların seri boyunca çok orijinal hikayeler getirdiğini de söylememiz gerek tabii. Sayısız klonlama operasyonundan sonra artık hangisinin gerçek olduğu unutulmuş dahi-dev Mauler Twins, Mount Rushmore’u yıkmaya çalışan çılgın bilim adamı Doc Seismic, auto-tune ile seslendirilmesi bile yeterli eğlence katan Machine Head gibi karakterler, ana hikayenin yanında Rick and Morty gibi bir anlatımla her bölümü bir başka serüven haline getiriyorlar.

Her bölümde ilk kez ne zaman biri ‘Invincible’ diyecekse o zaman ekranlarda beliren jenerik bile bir hikaye unsuru dizi için. Bu oldukça yenilikçi fikir aracılığıyla da ‘artık jenerikler bile metafor barındırabiliyor’ dedirten Invincible yazısı, her diğer bölümde biraz daha kana bulanmış şekilde karşılıyor bizi. Gittikçe artan kan miktarına cevap olarak ‘işler daha ne kadar sarpa sarabilir ki’ dedirten yapım, her seferinde de daha dehşet dolu motifler ekliyor hikayeye ve en nihayetinde Omni-Man’in Dünya’yı istila etmek isteyen bir uzaylı olduğunu açıklamasıyla da soru işaretlerini ortadan kaldırıyor.

Robert Kirkman, Omni-Man’i kendi babasından yola çıkarak yarattığını ve onunla olan ilişkisinin hikayeye bolca ilham verdiğini söylüyor. Hatta Omni-Man gibi tüm Viltrium’luların da bıyıklı olma sebebi, yine tabii babasıymış. Omni-Man için insanlar inanılmaz boyutta önemsizler. Yıllardır birlikte olduğu eşi Debbie hakkında ‘benim için bir evcil hayvandan çok da farkı yoktu’ deyip, oğlunun kurtardığı pilotu gözünü kırpmadan yok ederek tüm ruhsuzluğunu ve tedirgin ediciliğini bir sona bağlıyor en nihayetinde. Omni-Man, eşi benzeri görülmemiş katliamlara sebep olarak “süper kahramanlar gerçekten New York Fifth Avenue’da savaşsaydı dünyaya ne biçim zararlar verirlerdi” fikrine bolca kanıt ve cevap sunuyor. Yaydığı tüm dehşete ve korkuya rağmen oğlu Invincible’ı öldüremeyerek bir uzaylı üzerinden, merhamet ve sevgi kavramlarını ve insan olma bağlamını sorguluyor; ayrıca seyirciye de sorgulatıyor. Dizinin fark yarattığı yerler de işte tam böyle sahnelerde, seyirciyle kurduğu ilginç ilişkilerde yatıyor.

Henüz birkaç bölümü yayınlanmışken ikinci ve üçüncü sezonunun da onaylarını alan Invincible için konusu ve hikaye örgüsüyle çok şey vadetmese de bunu anlatma biçimi ile yazının başında söylediğimiz alternatif animasyon açığını en azından bir süreliğine de olsa kapattı diyebiliriz. Tıpkı Stranger Things yaratıcıları Duffer Brothers’ın şovları hakkında “80’lere yazdığımız bir aşk mektubu” demesi gibi, Robert Kirkman’ın da Invincible için aynı motivasyona sahip olduğunu tahmin etmek çok da zor değil; küfür kıyamet diyaloglar ve o gore estetik aracılığıyla Kirkman’ın türe duyduğu hayranlığı ele aldığı belli olan dizi, son zamanlarda türe ait izlediğimiz işlerden gerçekten de en ilgi çekici olanı. Anlatmaya doyamadığımız seslendirme ekibi; Danger Mouse’tan DJ Shadow’a, Run The Jewels’tan The Hives’a kadar çeşitlenen ve sizi diziyi izlerken oradaki süper kahramanlardan biri gibi hissettirmeye çok müsait soundtrack’i, ve litrelerce aktığını tahmin ettiğimiz ‘iyi süper kahraman’ kanları ile Invincible’ın yeni sezonlarını şimdiden merakla beklemeye başladık bile.

Dadanizm sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin