Bir komplo teorisi olarak dünyayı kurtarmak: Bugonia film incelemesi

Dadanizm newsletter duyuru (600 x 600 px)

Yapay zeka ile hakikat sonrası çağın el ele verdiği bu zamanda, gerçeklik algımız her gün daha da sarsılıyor. Sahte haberler, botlar, komplo teorileri ve yapay zekayla üretilen videoların arasında kimin insan, neyin gerçek olduğunu anlayamaz olduk. Tam da bu kafa karışıklığının ortasında Yorgos Lanthimos, bu temaları sorgulayan yeni bilim kurgu filmiyle gündeme ve sohbete katıldı. Yönetmenin hakikat sonrası çağa ve günümüze bakışı Bugonia, cevaplara fazla odaklanmadan zamanın ruhunu ve kafa karışıklığını yansıtmayı seçiyor. Tabii bunları yaparken seyircisini her adımda şaşırtıp huzursuz etmeyi de ihmal etmiyor.

Dünya prömiyerini Venedik Film Festivali’nde yapan filmin başrollerini Emma Stone ve Jesse Plemons paylaşıyor. Güney Kore yapımı Save the Green Planet (2003) filminden uyarlanan senaryo da The Menu (2022) ve Succession’dan tanıdığımız Will Tracy’e emanet. Tracy’nin çok sevdiği sınıf çatışması ve insanlıktan çıkmış zenginler temaları bu kez Amerikan banliyösüne taşınıyor. İlk kez bir yeniden çevrimle karşımıza çıkan ve alışık olduğu senaristlerle çalışmayan Lanthimos da bu kez tarzını, filmin görsel dünyasıyla hissettirmeyi başarıyor.

Amerikan banliyösünde, adeta bir hiçliğin ortasında yaşayan, komplo teorileriyle kafayı bozmuş iki kuzen dev bir ilaç şirketinin CEO’sunu kaçırıyorlar. Amaçları insanlığı yok etmek için gönderilen bir uzaylı olduğuna inandıkları bu kadın sayesinde uzaylılarla iletişime geçmek ve dünyayı kurtarmak. Körü körüne inandıkları bu durumun ötesinde çok da net bir planları yok. Uzaylıları nasıl ikna edecekleri veya dünyayı nasıl kurtaracakları belirsiz. Haliyle işler bekledikleri gibi gitmiyor. Bugün vizyona giren Bugonia üzerinden komplo teorilerine, uzaylılara ve dünyayı kurtarma fikrine dadanıyoruz.

Bugonia, Teddy (Plemons) ve kuzeni Don’un (Aidan Delbis) evinde açılıyor. Teddy’nin lider olduğunu anladığımız bir düzende görevlerine hazırlanmalarını izliyoruz. Antrenman yapıyorlar, bilgilerini tazeliyorlar, görev sırasında dikkatlerinin dağılmaması için kendilerini iğdiş etmeyi de ihmal etmiyorlar. Teddy’e göre dünyadaki çoğu sorunun sebebi Andromeda gezegeninden gelen ve bir tür üst ırk olan uzaylılar. İnsan kılığında aramızda dolaşan bu canlılar, insanlığın sonunu getirmek için planlar yapıyorlar. İlk olarak kimyasallarla arıları yok etmeye teşebbüs eden Andromedalılar, şimdi de gözünü insanlığa dikmiş durumda. Teddy de arka bahçesinde yetiştirdiği arılarla ve yaptığı müzakere planlarıyla üstüne düşeni yapmaya çalışıyor.

Teddy’e göre bu operasyon dev bir ilaç şirketi olan ve kasabadaki hemen herkesin çalıştığı Auxolith ve uzaylı lideri CEO’su tarafından yürütülüyor. Forbes kapağından, Michelle Obama’yla fotoğrafına çok başarılı olduğunu anladığımız CEO Michelle Fuller’la tanıştığımızda biz de kendisini pek insani bulamıyoruz açıkçası. Sabahın köründe kalkıp saatlerce dövüş antrenmanı yapan bu donuk ve ruhsuz kadın, şirketi için güler yüzle anlattıklarını kamera kapandığı anda asık bir suratla eleştirmeye başlıyor. Çalışanlarıyla iletişim kurma çabası, insan taklidi yapan birini hatta Meta videolarında samimi olmaya çalışırken komik duruma düşen Mark Zuckerberg’ü akla getiriyor. Herkese erken çıkabileceklerini söylese de hemen ardından işleri varsa çıkmamalarını eklemesi ve çalışanlarının ona olan korku dolu bakışlarından bu karakterin pek de sevilecek bir yanı olmadığını anlıyoruz. Burada da Fuller’ı insanlıktan çıkaran konumu ve parası mı, yoksa uzaylılığı mı diye düşünmeden edemiyoruz. Film de aslında sebepten çok sonuca odaklanmayı seçiyor.

Nasıl oluyorsa beceriksiz kuzenler, bu yetkin kadını kaçırıp evlerinin bodrum katına hapsetmeyi başarıyorlar. Uzay gemisiyle iletişim kurmaması için saçını kazıyıp tüm bedenine özel bir krem sürmeyi de ihmal etmiyorlar. Sonrasında da pazarlık ve sorgu süreci başlıyor. Üç gün sonraki ay tutulmasına kadar Michelle’in onlara yardım etmeyi kabul etmesi ve uzay gemisiyle iletişime geçmesi gerekiyor. Başta uzaylı ithamıyla şoka giren Michelle, Teddy’e bir yankı odasında olduğunu ve internette fazla zaman geçirdiğini söylese de bir süre sonra özgürlüğüne kavuşmak için uzaylı olduğunu söylemek zorunda kalıyor.

Michelle ve Teddy birlikte geçirdikleri zamanda yavaş yavaş diyalog kurmaya ve birbirlerini dinlemeye başlıyorlar. Bir Başkadır edasıyla aynı odaya denk gelen ve karşılıklı konuşmaya başlayan bu iki uç karakterin aslında birbirlerinin hayatlarında büyük bir role sahip olduğunu öğreniyoruz. Teddy’nin annesinin Auxolith’in yürüttüğü bir deney yüzünden komaya girdiğini ve şirketin pek de sorumluluk almadan parayla durumun üstünü kapattığını anlıyoruz. Bu da bize uzaylıların, Andromeda’nın ve hatta dünyanın sonunun Teddy’nin çocukluk travmasının bir yansıması olup olmadığını sorgulatıyor.

Lanthimos’a göre herkesin insanlıktan çıktığı bir dünyada kimin insan, kimin uzaylı olduğunun bir önemi yok gibi. Merhamet, sevgi ya da empati gibi tüm insani duygularından arınmış Michelle’in geldiği konum, ancak insanlıktan çıkarak mümkün mesela. Bir diğer yanda tüm hayatını komplo teorilerine ayırıp kendini tamamen kurban olmaya indirgeyen Teddy de takıntıları ve yabancılar tarafından yönlendirilmeye açık bir robot gibi. Teddy aşırı sağdan, Marksizme her tür kimliği bir süreliğine denemiş ve kendine tam olarak yakıştıramamış. Şimdilerdeki komplo teorisyenliği ona en iyi gelen olmuş. Michelle gibiler Teddy’nin paranoyasına, Teddy gibiler de Michelle gibilerin kötü olmasına ihtiyaç duyuyorlar. Çünkü hiçkimse asıl gerçekle yüzleşmek istemiyor: Kaos karşısında hepimiz küçücük ve çaresiziz. Tüm uçların kendini kahraman sandığı, herkesin dünyayı kurtarma sorumluluğunu üstlendiğini anladığımızda durumun absürtlüğü daha da görünür oluyor.

Bugonia, maalesef ortaya attığı ve tüm bu büyük kavramlarla derinlikli bir ilişki kuramıyor. Daha çok yönetmenin modern dünyanın geldiği yerden memnuniyetsizliğini ve modern insana olan öfkesini seyirciye hissettiriyor. Bunu yaparken fazlaca tekrara düşen film, ritmini yitirdiğini fark ettiği anlarda da bol kanlı anlık şoklarla seyircisini uyandırmaya çalışıyor. Lanthimos’un kafa karışıklığını her dakikasına hissettiğimiz film, tam olarak ne anlatmak istediğinden habersiz ve gerektiğinden fazla uzun bir yolculuğa dönüşüyor.

Poor Things’den (2023) beri her yıl bir film çeken Lanthimos, artık küçük bir mola vermek istediğini açıklamış. Çok isabetli bir karar bizce. Zira yönetmenin her yıl güncellenen sinemasına fazlasıyla doyduk. Zaten üç yıla sığdırdığı filmlere bakıldığında giderek tekrara düştüğü ve filmlerinin de yüzeyselleştiği çok açık. Belki bu mola hepimize iyi gelecektir Lanthimos. Hem Emma Stone da bir nefes alır, kafa tatiline çıkar ve uzattığı saçlarını savurarak özgürlüğünün tadını çıkarır.

Dadanizm sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin