Dünya bir köprü: Tartışmaların ortasında Sirât
Yönetmen Oliver Laxe Mimosas, Fire Will Come ve You All Are Captains’tan sonra dördüncü filmiyle sinema dünyasında yankı uyandırdı. İsmini, maddi ve manevi bir arınma sonrası cennete varmadan önce geçilecek son sınavı simgeleyen Sırat Köprüsü’nden alan ve kelime anlamı “yol” olan Sirât, festivallerdeki başarısının ardından seyirciyi ikiye bölen noktalarıyla uzun süredir gündemde.
78. Cannes Film Festivali’nde Sound of Falling ile Jüri Özel Ödülü’nü paylaşan ve filmin ses tasarımcısı David Letellier’e (Kangding Ray) Cannes Soundtrack ödülünü kazandıran Sirât, Türkiye’de Ayvalık UFF’nin ardından ilk kez Filmekimi’nde gösterildi. İspanya’nın Oscar aday adayı olan bu filmi (her ne kadar imkansız bir görev gibi görünse de) spoiler vermeden ve tamamen öznel bakışımla size aktarmaya çalışacağız.
Paris’te Galiçyalı göçmen bir ailenin çocuğu olarak doğan Laxe, altı yaşında Galiçya’ya, gençlik yıllarında Barcelona ve Londra’ya, 24 yaşında ise Fas’a taşınıyor. Sinema endüstrisinden tamamen uzakta, kendi yaratıcılığının izini sürerek kısa filmlerini, ardından Mimosas’ı çekiyor. Bu dönemde ağaç dalları arasında, “survival” koşullarda hippi bir hayat sürmüş. 2020’den bu yana ise İspanya’nın Navia de Suarna kasabasında yaşıyor. Filmlerinde yaptığı alıntılar, röportajlarında kullandığı referanslar, ruhani isimlere yakın olduğunu ifade eden açıklamaları ve yaşam biçimi bir araya geldiğinde, Laxe’in zaman ve mekan kavramından özgürleşmeye çalışan bir ruha sahip olduğunu hissediyorsunuz. Filmi de biraz bu bakış açısıyla izleyince alacağımız zevk bence artıyor.
Nietzsche’nin “Dans etmesini bilmeyen bir tanrıya inanamam” cümlesiyle açılan film, uzun bir “DIY” ses sistemi kurulumuyla başlıyor. Kablolar kumun içinde kayboluyor, hoparlörler omuzlarda taşınıyor, eller kumla karışık terle parlıyor. Her şey tamamlandığında, devasa bir ses sistemine hayran hayran karşıdan bakarken buluyoruz kendimizi. Ardından kulakları zorlayan bir bass ile, techno bir parça çalmaya başlıyor. Rave de tabii! Techno’ya uzak olsanız bile, müzik ile manzaranın birleştiği o mistik atmosfer raver’ların ibadetvari eylemine hızlıca ikna ediyor ve hatta içine çekiyor. Sinema ortamı el verdiğince tempo tutarken, kafa oynatırken buluyoruz kendimizi. Beş ay önce evden kaçan kızı Mar’ın bu partilere katıldığı söylentisini alan Luis, 10 yaşındaki oğlu Esteban ve köpekleri Pippa ile birlikte çölün ortasında, bilinci yarı kapalı kalabalığı yararak elinde bir fotoğraf ile gezinmeye başlıyor.

Bu rave bir anda yarıda kalınca, Luis bu kez çekirdek bir grupla çölün daha da derinlerinde düzenlenecek başka bir partinin yani kızının peşine düşüyor. Teknik olarak yetersiz, neredeyse dökülmekte olan karavanıyla bilinmezliğe doğru yola çıkıyor.
Filmin arka planında süren bir üçüncü dünya savaşı anlatısı var. İkinci yarıya doğru bu savaş daha görünür hale geliyor ve politik tartışmalar da tam bu noktada başlıyor. Kim kiminle savaşıyor belli değil; taraflar da, filmin politik tutumu da biraz muğlak. Dahası, filmin çekildiği bölge yıllardır statüsü belirsiz olan Sahraoui (Batı Sahra) toprakları. Bir zamanlar İspanya’nın sömürgesi, 1970’lerden bu yana Fas, Sahraoui halkı ve Moritanya arasında süregelen bir mesele. Film ise bu coğrafyayı bilinçli biçimde “belirsiz bir alan” olarak bırakıyor. Kimi izleyiciler, kampları ve geleneksel Sahraoui kıyafetlerini bu halkın mücadelesine verilmiş sessiz bir selam olarak okuyor. Kimi ise filmin bu temaları, bir travmayı egzotik bir dekor gibi hoyratça ve üstten bakan bir tavırla kullandığını söylüyor. Özetle Oliver Laxe, filmin geçtiği coğrafyanın adını gri bir alan olarak bırakarak biraz tarafsız, biraz da kaçak bir tavır sergilemiş oluyor. Filmi izledikten sonra araştırdığım ve yukarıda elimden geldiğince sizinle de paylaştığım kadarıyla milletler, dinler, coğrafyalar üstü bir hayat yaşamaya çalışan Oliver Laxe’in sunmaya çalıştığı şiirsel bir anlatı olduğunu, dolayısıyla bunun onun dünyasında yeterince politik ve taraflı bir duruş olduğunu düşünmek istiyorum.
Bir diğer tartışma konusu ise filmdeki oyuncu yönetmenliği. Oyuncuların birbirinden bağımsız tarzlarda, frekanslarda performans gösterdiği yönünde çok yorum var. Ancak Luis’i canlandıran Sergi López dışında herkes amatör oyuncular ve hatta yönetmenin hayatının farklı döneminde tanıştığı raver’lar. Farklı yaşlarda, farklı geçmişlerde, kimisi uzuv kaybı yaşamış, kimisi sağlığını yitirmiş bu insanların arasındaki ortaklık ve ayrıksılıktan bir ‘seçilmiş aile’ kurmaya çalışmış Oliver Laxe. Bu insanlar ve tırnak içerisinde daha normal olan Luis’nin farklı tellerden çalan oyunculuk ve dünyasının istek dahilinde olduğunu düşünüyorum bu sebeple. Hatta bir yerde Meryem Suresi okunuyor. Sure şu anlama geliyor: “Sizi farklı kabilelerden yarattık ki birbirinizi tanıyasınız.’’ Dolayısıyla Oliver Laxe’nin bu tanışma tecrübesini karakterler, film ve seyirci, techno ve ona yabancı unsurlar, birbirine yakınsayan inanışlar ve hatta genre’lar arasında kurmaya çalıştığını düşünüyorum.

Yazının başında biraz bahsetmeye çalıştığım gibi filmin ikinci yarısında savaş atmosferinin yükselmesiyle, arka arkaya bizi şoktan şoka sürükleyen, reaction videoları çekmeye değer olaylar yaşanıyor ve film tek başına rave&yolculuk ekseninde ilerlese de bize yetecek haldeyken; bambaşka bir türe sürükleniyor. Bu ana dek tempo tutarak, hafif kafa sallayarak izlediğimiz filmi artık koltuğa yapışır vaziyette takip etmeye başlıyoruz. Film bittiğinde de bir mücadelenin sona ermesinin verdiği bir rahatlama mı yoksa soruların içerisinde bir yarım kalmışlık mı hissediyoruz, bilemiyor ve ‘’bu da tecrübenin bir parçası belki de’’ diyorum.
Ben filmi Ayvalık Amfi’nin konserlere alışkın ses sisteminde izledim. Kangding Ray’in büyüleyici müzikleriyle Mauro Herce’nin görüntüleri birleşince bu film, benim için bir seyir değil, başlı başına bir deneyime dönüştü. Sirât’ı ikinci kez, bu kez seyircinin tepkilerine bakmak için mutlaka izlemek istiyorum.
Okuma önerisi – Yılın en “rahat” Festivali: Ayvalık Uluslararası Film Festivali’ne dadandık!
Son sözümde, kendimle ters düşme pahasına, şunu söylemeden geçemeyeceğim Oliver Laxe’in bu ‘ruhani’ dünyası bana birkaç röportajdan sonra fazla gelmeye başladı. Her ne kadar filmden sonsuz keyif alsam da, yönetmenin bu filmi hayat yolculuğu ile paralel görerek çektiğine ikna olsam da; röportajlarında neredeyse her soruya oldukça kavramsal yanıtlar vermesi beni naçizane biraz zorladı. Modern bir keşiş gibi yaşamaya çalışmasını samimi bulsam, bu filmin her ayrıntısını içselleştirsem de zannederim benim için bu kadar röportaj yeterli! Ödül mödül aldın ama bu kafayla seni üzerler Oliver Laxe demeye çok yakınım aksi takdirde.